Siyahkelebek's Blog

Eylül 17, 2009

Filed under: coffeé, Makaleler — siyahkelebek @ 3:48 pm

dostluk denilen şey tanımı güzel kelimelere sığmayan, her paylaşılandan, yaşanılandan sonra çok şey(ler) eklenebilen bir şey.
bugün bir daha anladım ki ben, dost;

senin karşına çıkıp doğruları yüzüne seni incitmeden söyleyebilen kimsedir. bunu yapabilmek içinse -bir şehrin her sokağının nereye çıktığını, o şehrin nerelerinde çıkmaz sokaklar olduğunu bilen bir o şehirli gibi- seni, senin içindeki seni çok iyi bilmesi gerekir. senin kalbindeki yollar nereye gidiyor, çıkmaz sokaklar nerelerde.

böyle bir dostum var benim.
hep derdim o’na sen en büyük şansımsın benim diye.
ama o‘nun bulması beni, bizim yollarımızın kesişmesi şanstan öte de birşey. bunu biliyorum.

uzaktayken yakın, kilometrelerden bağımsız bir şeyler. güzel şeyler. hiç bitmesinler. iyi ki varlar….

resim: http://selikohensartwork.blogspot.com/2009/07/ask-2-sems-mevlana-ozel-siparis-2009.html
Reklamlar

Eylül 15, 2009

DUA İLE AÇILAN KAPI OLALIM / Siyah KELEBEK

Filed under: Makaleler, Siyah Kelebek — siyahkelebek @ 6:58 pm

Dua ile açılan kapı olalım,Sevene sevmeyene,ölene ölmeyene,Gidene gitmeyene,Vurana,Vurmayana Dua olalım..Kadir bilelim kıymet bilelim..Bu gün kadir gecesi DUA EDELİM..

ALLAH’IM SEN AFEDİCİSİN AFFETMEYİ SEVERSİN BENİ DE AF EYLE YARABBİM..
AMİN…

Eylül 14, 2009

MEVSİMLERDEN SONBAHAR / Ateş Böceği

Filed under: Ateş böceği, Makaleler — siyahkelebek @ 1:45 pm

Yazı teslim ettim zamanın küllerine. Bir sonbahar rüzgarı savurdu düştü avuçlarıma saramış bir yaprak. Aylardan Eylül mevsimlerden sonbahar, ne çok severim sonbaharı hava kadife bir örtü misali yumuşacık sarar tüm ruhumuzu. Yavaş yavaş anlarsınız artık toplanma vakti gelmiştir. Yapraklar yeşilden sarıya dönmekte.Gidenlerin gelme vaktidir artık .Yazlıkçılar dönerler terk ettikleri kentlere..Güzellik uykusundan uyanama vaktidir . Sakinlerinin dönüşüyle birlikte şehirler nefes almaya başlıyor sanki .o yaz’ın boşluk hissi yerini uzun bir kalabalığa bırakıyor .

Doğa değişiyor dönüşüyor bense ‘’ Son günlerde çok düşünür oldum ‘’ Yürüdüğüm yolları, iz bıraktığım hayatları beklide hayatlarına iz bıraktığımı sandığım insanları. Hayatımın kırılma noktalarını. Zamana içinde değişen bir başka hale bürünen duygularımı .. Gözden geçiriyorum özet geçiyorum kendimle ilgili .İkna turları galiba kalbimin beynime ters orantısında beynim yüreğimi ikna etmeye çalışıyorum . ”Artık kısa cümleler kuruyorum” .Belki yaşadıkça susmayı öğreniyor insanoğlu..Bileniyor, bir önce ki gün yenisine benzemiyor .Ancak yaşananlar bir önce ki günün aynısı .Bu büyük bir çelişki …

Hayatlarını ‘sil baştan ‘’ yaşayan insanlara hayranlığım her geçen gün daha çok artmakta. Nasıl yaptıklarını bilmediğim bir güç onları etkisi altına aldığından mıdır bu kadar güçlü oluşları. Ya da kaybedecek başka hiçbir şeyleri kalmadığından mıdır? Yeni başlangıç yapmaya yetecek kadar cesaretleri…

Mevsimlerden sonbahar .Gelenler çok bense gitmeye hazırlanıyorum kışın soğuk ayazları gelmeden ..Bir yaprak gibi sararıp düşmeden .Başka hayatlarda kök salmaya yolcuyum şimdi .

Eylül 13, 2009

Sevgi yenir mi, içilir mi? / Erkan BAL

Filed under: Erkan BAL, Makaleler — siyahkelebek @ 9:56 pm

Hiç düşündünüz mü acaba; sevgi bir öğreti, bir kazanım mıdır yoksa sadece Allah vergisi bir değer midir?

Sevgi öğrenilip öğretilebilir mi? Anne babamızı nasıl, yârimizi nasıl, eşimizi dostumuzu nasıl sevmeliyiz bunun bir kuralı olabilir mi?Ölçüsü derecesi var mıdır? Aşktan bahsetmiyorum. Aşk söz dinlemez bir isyan, bir rüzgar, bir tatlı beladır insanın başında. Ama ya sevgi? Sevgi kontrol edilebilir mi?

Beni böyle sev seveceksen mi dersiniz Orhan Gencebay gibi? Ya da dostluklarınızı az sevdiklerim, çok sevdiklerim diye sınırlandırabilir misiniz?Az sevdiklerim çok sevdiklerim. Uğruna riski göze aldıklarım, yanında dünyayı umursamadıklarım, canımı verebileceklerim gibi bir kategorize etme şansınız var mı?

Haydi diyelim sevgi öğrenilebilir ya öğretilebilir mi? Öğrenilen her şey neticede öğretilebilir de diyebilir miyiz? Okulunu açsak; acaba insanlara kimi nasıl nice seveceklerini öğretebilir miyiz?
Çok sevmenin ölçüsü nedir? Nasıl ölçülebilir bu? Ona yaptığımız fedakarlıkların benzerini bize yapamayan birisi bizi sevmemiş mi sayılır?

Yoksa sevgiler de bencil midir? Sadece kendi egomuzun beklentileri midir? Vermeyi de dilediğimizce almayı da dilediğimizce biçimlendirebildiğimiz ve bu kalıplara uyarsan beni sevmiş olursun dediğimiz bir söylemin tarif ettiği şey sevgi midir?

Ya da mesai saatlerinde var olan hafta sonları biçim değiştiren sanrılar mıdır sevgi? Yani sevdiğinizi bir yaz aşkı gibi mevsimi gelene kadar derin dondurucularda saklayabilir misiniz?

Sabah göz kapaklarınızı açtığınızda yanı başınızda olan herkese duyulan şey midir sevgi?
Yoksa bir ömür boyu beklemek midir gelmeyecek olsa bile sevdiğini? Veya yanıbaşımızdayken kıymetini bilmeyip kaybettiğimizde ardından ağladıklarımıza duyulan hüznün adı mıdır sevgi?

Sadece ayırabildiğiniz vakitlerde sevebildiğiniz bir kedi yavrusu mudur? Huzur evlerinde ziyaret ettiğiniz ana babanız, bir yakınınız mıdır sevgi? Bir çocuk mudur yoldan geçerken başını okşadığınız?Uzaklardan telefon açıp canım halam, teyzem dediğiniz ama yanınıza geldiklerinde varlıklarından habersiz davrandığınız insanlara gösterdiğiniz yalan gülümsemeler midir sevgi?

Yoksa yeşil midir sevgi, hani kırlarda koşan çocuklar gibi ? Bir fidan mıdır besleyip büyüttüğünüz? Bir umut mudur karşınızdaki insandan da görmeyi beklediğiniz.

Tanrının bir armağanı ve içinizde saygıyla hoşgörü ile zaman zaman da fırtına boran kar ile büyüttüğünüz kökleri derine gittiğince yaprak açan, boy salan asırlık bir çınar mıdır sevgi?
Soruları da cevapları da bir hayli uzatmak mümkün.

Siz yine de bir düşünün sevgi bir yemek midir içine katılacakları kendinizin belirleyebildiği?
Yoksa deli bir sanrı mıdır, kendimizi şu dünyada avutmak adına sığındığımız?

Konsomasyon Taburesi 127

Filed under: Makaleler, senbilirsinabla — siyahkelebek @ 7:15 pm

Çaprazlama iki kez katladığı kağıdı ters çevirip enine ve boyuna bir kez daha katlayan “abla”, kağıttan kayık yapar gibi, bildiğinden değil babası öyle yaptığından, bir yüzeyi yine çaprazlama katlar, onu da yarıdan tekrar katlar, çevirir, öteki yüzü de aynı şekilde, sona kalan iki yüzü bu kez ters uçlardan içeri doğru…. Yapıştırır, üzerine mermer küllüğü koyar. Verandada Koçero ile Hırçın; kalkar, kapı aralığından önlerine koyduğu mamayı Koçero’nun, çiftleşme ve yavrularını emzirdiği zamanlarında büyük bir nezaketle Hırçın’a bırakışını izler. Kapının aralığından içeri dalan Küçücük, akmakta olan gözü seyreltilmiş İsveç Şurubu ile silinirken, birkaç pençe attığı “abla”nın, ellerindeki gül dikeni çiziklerine kendi desenlerini ekler. Birlikte verandaya çıkarlar, musluğun dibindeki en rüzgârsız noktaya, iki-üç gündür devam etmekte olan poyrazda üşümesin diye Küçücük için koyduğu derin plastik çöp kutusuna dolmuş çeri çöpü silkeleyen “abla”, dışarı süpürmeye çalışırken rüzgâr marifetiyle bir kuru yaprak salvosu ortasında kalır, vazgeçer. O ara gelen, öteki koyda yaşadığından kahvaltıya yetişemeyen Sarışın/Sarman’a da, 40 yıl öncesi Ziraat Bankası promosyonu, soluk sarı metal bardakla yarım ölçü kraker ikram eder. Ardından, öğleye doğru, tekrar acıkan kedi tayfası birer ikişer verandaya düşmeye başlar… Şunlara yaptığımın yarısı kadarını çocuğuma yapabilseydim, çocuğum ne mutlu olurdu! der “abla” kendi kendine…

Aklında, birkaç gün önce okuduğu bir metinden, dönüp durdukça yüreğine batan “…Doğurur doğurmaz kreşe bırakılmak üzere çocuk sahibi olan ve akşam yalandan, baştan savmacı ilgi gösteren kadınlar…” * cümlesi! 1981 yılının on ikinci ayının on dokuzuncu gününden beri böyle bir annedir “abla”! Doğum izni biter bitmez, bebek 1.5 aylıkken işe başlar, “abla”nın annesi de çalıştığından anneannesinin bir yaşına kadar bakabildiği bebeğe, kreş sırası gelene dek, bir altı ay daha kocasının yeğeni, kuzenleri, kız kardeşleri… o ara kimin zamanı uygunsa, tarafından bakılır. 1.5 yaşında ana-kız kreşe başlar: İlk gün küçük kız, hiç sesini çıkarmaz, boynunu hafifçe büker annesinin ardından, o kadar! “Abla”, minibüse biner Şişli’de iş yerine varana dek, 20 yıl sonra halâ o bakışı hatırladıkça, yol/hayat boyu ağlar. Yeni rotası, minibüsle; Yeniköy/Sarıyer/Şişli/Okmeydanı (SSK Hastanesi karşısında, epey arayıp, temiz, hesaplı, devlet kreşi olduğundan kontrollü olduğunu düşündüğü bir kreş bulmuştur), kızı bırakıp tekrar Şişli! İşyeri oradadır, sabah-akşam herkes imza atarken, muhteşem insan, rahmetli müdür Avni Bey “abla”yı o defteri imzalamaktan muaf tutmuştur. Akşam aynı macera, bu kez tersine, yine minibüsle;Şişli/Okmeydanı/Şişli/Yeniköy! Bir süre sonra kreş müdiresi hanımın yeğeninin boşalttığı eve, o yıllarda ev bulmak mucizedir, kiracı çıkacağını bildirmeden epey önce ev sahibine ulaşıp talip olur “abla”. Çoook sonraları alınan, ana-kız yıllarca birlikte oturduktan sonra kız evlendiğinde “abla”nın onlara bırakıp taşraya göçtüğü ev, Yeniköy’den çıktıkları evin kirasının üç katıdır (36 bin TL) ama kaloriferlidir ve kreşin karşısındaki bloklardadır.
Fazla mesainin genellikle ödenmediği, basınla eşgüdümlü çalışan, görünüşte yüksek ücretlerin ödendiği reklam sektörü temposu içinde “abla”, küçük kız kardeşiyle oturuyor olmasa, kızı bebeklikten çocukluğa geçemeyecek! Fazla mesai olağan karşılanır ama bir dönem 20:00’e, 22:00’e, 01:00’e doğru biraz fazlaca uzartaa ki bir gece, atölye şefi “abla”nın, arkadaşlarını ayaklandırıp 03:30’da evini arayıp uyandırdığı sanat yönetmenine işi bıraktıklarını söyleyinceye dek! İlginç, kovulmayı göze aldıkları eylem saygınlık kazandırır grafik ekibe ama bir zaman sonra ajans, iflas sonucu kapanır. Sektör böyledir, iş yeri değişir, bu durum değişmez. Küçük kız kardeşin kendi düzenini kurup evden ayrılmasından sonra, çocuk 9 yaşından itibaren okul ve yuva dönüşü eve yalnız girer. Girer girmez telefona gider annesini arar, sorar, ne zaman geleceksin? Yalnız doyurur karnını, yatağına yalnız girer seni bekleyeyim der ama uyuyakalır… Ayakkabılıkta annenin terliğine, buzdolabı üzerinde bir magnet altına sıkıştırılmış ufak notlarla haberleşirler: Anne Cem’e Cuma günü gidebilir miyim? Cevabın hayır olur. / Anne beni öp ve uyandır / Anne lütfen Testlerle Dilbilgisi diye kitap var Fiyatı: 6300 / Sabah 9’da hazır olacağım lütfen fihrist defterimi ara / Anne bana kızma / Not-1 Anneciğim gelirken akşam beni öp Not-2 Şemsa Teyze’ye parayı verdim Not-3 Fatura buzdolabının üstünde. Onu görmezsen sana sabah gösteririm (10 Mayıs 1989 tarihli) / aralarda kalp resimleri ile, Seni Seviyorum Anne Love görl…
Hayatın hızına adım uydurmaya çalışan, birkaç cephede birden çarpışan anne “abla”, yorgun, sabırsız… Çocuğun isminden çok duyduğu sözcük, HADİ! Sevgiye zaman çok az, yine de bebeklikten çocukluğa geçene dek her gece “abla” uyumadan önce kızını kucağına alır, sıkı sıkı sarılırlar, koklaşırlar ve bunu sevişmek diye isimlendirirler… “Abla” sevginin, dahası bedensel temasın sağlıklı beden ve ruh gelişimi için olmazsa olmaz olduğunu bilir.
“Sizin diye bildiğiniz evlâtlar gerçekte sizlerin değildirler. / Onlar kendilerini özleyen Hayat’ın oğulları ve kızlarıdır. / Sizlerin aracılığıyla dünyaya gelmişlerdir ama sizden değildirler. / Sizlerin yanındadırlar ama sizlerin malı değildirler. / Onlara sevginizi verebilirsiniz ama düşüncenizi asla. / Çünkü onların kendi düşünceleri vardır. / Onların vücutlarını çatabilirsiniz ama canlarını asla. / Çünkü onların canları geleceğin sarayında oturur ve sizler düşlerinizde bile orayı ziyaret edemezsiniz. / Kendinizi onlara benzetmeye çalışabilirsiniz ama onları kendinize benzetmeye kalkışmayın hiç. / Çünkü hayat ne geriye gider ne geçmişle ilgilenir.” Khalil Gibran’ın bu şiirini, Berat Günçıkan’ın bir anneler günü yazısından kesip saklayan “abla”, bir anlamda yapışmadığı, seçimlerinde özgür bıraktığını kızının kurduğu yaşama bakarak, başka nedenlerle de olsa, becerebildiği kadar annelikle, şiirdeki öğüdü tutmuşa benzer.
Yine de, annelikle ilgili toplumsal beklentilerin ağır şartlandırması yüzünden olmalı, kızını yuvaya bıraktığı ilk günkü bakışı aklına düştükçe içi kanar, “abla” ağlar…

WordPress.com'da Blog Oluşturun.